Bernardo Bertolucci’nin Il Conformista’sı Üzerine

Mart 2, 2009 by  
Filed under Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Anglosakson bir eleştirmenin (ismi aklımda değil) Bernardo Bertolucci’nin, Mussolini faşizminin panoraması ve Visconti stilinde dönemsel bir fresk niteliğindeki Il conformista’sı (1970, The Conformist - Konformist) hakkında aşağı yukarı şöyle bir yargıya vardığını anımsıyorum: “Önemli konular üzerinde gezinen üslupçu bir film; fakat bu stil gösterisinin filmin eleştirel tematiğinin önemine galebe çaldığını düşünüyorum.”

Evet, eleştirmenin de titizlikle saptadığı gibi, Il conformista, gerçekten de gösterişli bir politik başyapıttır. Kısaca değinmek gerekirse, bunda filmin görüntü ve sanat yönetiminin kusursuzluğunun rolü büyüktür. Hassaten, Fransa’nın ıssız bir cangılında Profesör Quadri (Enzo Tarascio) ve karısı Anna Quadri’nin (Dominique Sanda) katledildiği sahneler fazlasıyla stilizedir, adeta oya gibi işlenmiştir: Puslu manzara, tansiyonu haber veren uzun sessizlikler, yakın ve uzak çekimlerin olağanüstü etkileyiciliği, omuz kamerasının gerilimi tırmandırmadaki mükemmel başarısı…

Öte yandan, Roma’daki çekimler de -bireyin, faşistlerin idaresindeki geniş salonlu, yüksek tavanlı içmekanlardaki “cüceliğinin” altını çizen geniş açılı çekimler örneğin- harikadır; çoktandır Bertolucci sinemasının simgesi olarak kabul edilen, Paris’teki dans sahneleri de…

Faşist ideolojinin sosyo-psikolojisini aralayan / aralamaya çalışan böylesi önemli bir yapıtın aşırı, pek de ölçülü sayılamayacak üslubu -bu, faşist ideolojinin göklere çıkarılmasıyla eşanlamlı elbette- bahsi geçen eleştirmeni rahatsız etmiş görünüyor. Bu bakışaçısını ilginç buluyorum; fakat tam anlamıyla katıldığımı söyleyemem. Yine de, sanat yapıtlarının felaketleri stilize bir anlatımla görselleştirebileceğini belirtmekte yarar görüyorum. Aksini iddia etmek, sanatı prangaya mahkum etmek olurdu ki bu da başka bir yazının konusu…

Artık Il conformista’nın kuyusuna inebiliriz…

Burjuva-faşist ideolojinin / iktidar mekanizmasının bir dişlisi / kuklası konumundaki Marcello Clerici (Jean-Louis Trintignant) karakteri; marazi kişiliği, bastırılmış eşcinselliği, gel-git’li yapısı ve iktidarın ayartıcılığına olan tutkunluğuyla (veya boyun eğişiyle) Il conformista’nın ele aldığı dönemin izdüşümü gibidir. Geleceğini, hedef ve ideallerini faşizmin ellerine teslim etmiştir. Sözgelimi eşcinselliğe olan eğilimini gizlemesi bundandır. Faşist iktidarın azınlıklara (Yahudiler örneğin), eşcinsellere karşı geliştirdiği püriten ve çelik tavır bunun nedenidir. Marcello Clerici, Giulia (Stefania Sandrelli) adlı bir küçük burjuva bayanla evlenerek eşcinselliğini bastırma yoluna gitmiştir. Il conformista’nın sanırım asıl önemi buradadır. Cinsellik-iktidar bağlantısı Clerici karakteri üzerinden direkt vurgularla çözümlenmektedir. Bertolucci’nin Freud’a olan yakınlığının bir başka boyutudur sanki Il conformista.

Clerici’nin kişilik yapısı büyük ölçüde çocukluğunda şekillenmiştir. Clerici ve şoför Lino (Pierre Clementi) arasında geçen olay bunun bir kanıtı olarak sunulmaktadır. Bertolucci, Clerici’nin aile yaşantısına da (anne ve babası ve de karısı) bakarak karakter incelemesini daha da derinleştirir. Clerici’nin kadınlara bakışını da öğrenme fırsatı buluruz bu arada.

Fakat kilit nokta burada devreye girer ki o da faşist ideolojinin Clerici’yi nasıl dönüştürdüğü / yapılandırdığıdır.

İyi eğitim almış bir devlet görevlisi olarak Marcello, Fransa’da sürgündeki eski hocası Profesör Quadri ve eşi Anna’nın acımasızca katledilişini kılı kıpırdamadan izler. Bir vicdan muhasebesi yapar yapmasına, bir iç çelişki yaşar yaşamasına; fakat elinden bir şey gelmez. Bir emir kuludur, bir kukladır o. Cinayetleri kendi eliyle işlemeye cesaret edemese de koruması Manganiello’ya (Gastone Moschin) devreder işi. Görev tamamdır…

Son olarak; Clerici’nin finalde arkadaşı Italo’ya (Jose Quaglio) olan tavrı da unutulacak gibi değildir. Mussolini devrilmiş, faşizm alaşağı edilmiştir; yasaklar kalkmıştır ve konformistimiz Clerici’nin “yeni sistemdeki” ilk eylemi bir gay ile yatmak olacaktır…

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com 

Aşkın Küçük Tanrısı

Mart 2, 2009 by  
Filed under Edebiyat, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

Yazar: Hatice Becan

Yaşam, Editör: Aşkın Güngör, ISBN: 978-605-5882-20-4, 184 sf., Ocak 2009

“Tanrı’yı sevdiğim günlerdi tanıdığımda seni ya da seni gördüğümde Tanrı’yı daha çok sevdim!”

Aşkın Küçük Tanrısı, genç bir kadının kendi kalbinde çıktığı zahmetli, hüzünlü, çaresiz, ancak gene de umut dolu bir yolculuğun tinsel haritası gibi. Hatice Becan bu ilk kitabında büyük bir iş başarıyor ve kentli kadının aşk karşısındaki duruşunu gözler önüne seriyor. Yer yer Tanrı’ya yakarıya ya da isyana dönüşen, sevgiliyi putlaştıran, buna karşın insancıllığının da son derece farkında olan bir duruş bu.

Aşkın Küçük Tanrısı, Mevlana’nın Şems’e duyduğu hasretin tanrısal bir sevgiye evrilmesini andırır şekilde ilerliyor. Kitabın başlarında sevgiliye yönelen cümleler, bölümler ilerledikçe Tanrı’ya seslenişler halini alıyor. Bu anlamda yazar da kendi gönlünün Mesnevi’sine imza attığı hissini yaratıyor. Hayata, aşka, Tanrı’ya yönelik sorulara ve belki de duymaktan korktuğunuz cevaplara bu kitapta rastlayacaksınız.

SanatLog.com

« Önceki Sayfa