Bertolt Brecht ve Tiyatro İçin Küçük Organon

“Brecht’in Marksist olduğu hesaba katılmaksızın, Brecht’ten söz edilemez.” Rene Allio

Tiyatro yazarı, şair ve kuramcı kişiliğinin yanı sıra, sinemayla da içli dışlı olan Bertolt Brecht; (1898–1956) özellikle “yabancılaştırma kuramı” ile yüzyılın en büyük sinemacılarını, misal İsveçli auteur Ingmar Bergman’ı, Amerikalı tiyatro ve sinema yönetmeni Joseph Losey’i, Yunanlı şair-sinemacı Theo Angelopoulos’u, belli ölçülerde de Nouvelle Vague (Yeni Dalga) sinemacılarının duayeni Jean-Luc Godard’ı etkilemiş; öte yandan, Fransız denemeci, göstergebilimci, yapısalcı Roland Barthes ve Frankfurt Okulu’nun önemli şahsiyetlerinden Alman düşünür Walter Benjamin gibi büyük isimlere yön vermiştir.

Avrupa tiyatrosunun maestrosu Max Reinhardt’ın yanında da çalışan Bertolt Brecht, epik tiyatro anlayışını; izleyicinin, coşku açısından oyuna iştirak etmesine, oyuncuların sergiledikleri duruma ilişkin eleştirel bir tutuma ulaşabilmeleri için, oyundakilerle aralarında bir uzaktalık olması gerektiği inancına dayandırmıştır.

Brecht, 1933 ve 1947 arası Amerika’da yaşamış, oyunlarında Nazizme, savaşa, ırkçılığa karşı çıkmıştır.
 1947’de ise Berliner Ensemble topluluğunu kurmuş ve yönetmiştir.

Bertolt Brecht’in Bazı Yapıtları:

1927 İnsan İnsandır
1928 Üç Kuruşluk Opera
1938 Galileo Galilei
1939 Sezuan’ın İyi İnsanı
1940 Bay Puntilo ile Uşağı Matti
1941 Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi
 1945 Cesaret Ana ve Çocukları

Notlar:

Büyük sinemacı Georg Wilhelm Pabst, 1931’de çektiği Die dreigroschenoper’i (Üç Kuruşluk Opera) Bertolt Brecht’ten uyarladı.

Slatan Dudow’un 1932’de çektiği Kuhle Wampe oder: Wem gehört die Welt?, Brecht’in, kendi yapıtından uyarladığı, yer yer yönetimine de katıldığı film oldu.

Dışavurumcu sinemanın lokomotif ismi Fritz Lang, 1943’te yönettiği Hangmen also die (Cellatlar da Ölür) filmini Brecht ile birlikte kaleme aldı.

Brecht’in Galileo Galilei adlı yapıtı, 1974’te Joseph Losey tarafından filme alındı.

Tiyatro İçin Küçük Organon’dan alıntılar:

(…) “eskilerin, Aristoteles’i izleyerek tragedyadan bekledikleri, halkı eğlendirmekten ne daha fazlasıdır, ne de daha azıdır. Tiyatronun dinden geldiği söylendiğinde, bununla anlatılmak istenen yalnızca tiyatronun dinden çıkarak tiyatro olduğudur; tiyatro dinsel törenlerden dinsel görevi değil, ama yalnızca ve yalın biçimde bu törenlerden kaynaklanan hazzı almıştır. Aristoteles’in katharsis’ine, yani korku ve acıma aracılığıyla ya da korku ve acımadan arınmaya gelince bu, yalnızca eğlendirici olmakla kalmayıp, doğrudan eğlence amacıyla gerçekleştirilen bir arınmadır. Tiyatrodan bundan fazlasını istemek ya da bundan fazlası için tiyatroya izin vermek, ancak insanın kendi amacını ucuzlatır.” (s.28)

“Zamanının toplumunu ayakta tutan bazı ilkelere karşı günah işlemiş olan Ödipus, cezasını bulur; bunu eleştirilmeleri olanaksız tanrılar sağlarlar… Shakespeare’in yalnız kahramanları (…) kendi kendilerini yıkıma sürüklerler; onların yıkımlarından ölüm değil, yaşam tiksindirici olup çıkar, yıkımın eleştirilebilmesi ise olanaksızdır. Her yer, kurban edilmiş insanlarla dolu! Barbarca eğlenceler! Biliyoruz ki barbarların da bir sanatları vardır. Gelin biz, başka bir sanat yapalım!” (s.57)

“Bu teknik (alışılmış olan’ı yabacılaştıran teknik) tiyatroya, yeni toplumbilimin yöntemini, materyalist diyalektiği kendi betimlemeleri için değerlendirme olanağı kazandırır. Bu yöntem, toplumun hareketliğini sergileyebilmek için toplumsal konumları birer süreç olarak işler ve bunları çelişkili yapılarıyla ele alır. Bu yönteme göre ancak değişime uğrayan, yani kendi kendisiyle uzlaşmayan, gerçekte var sayılabilir. Bu, insanların belli bir dönemdeki toplumsal yaşama biçimlerini dile getiren duyguları, düşünceleri ve tutumları için de geçerlidir.” (s.69)

“Kimse kendisini insanların üzerinde göremeyeceğinden, birbirleriyle savaşmakta olan sınıfların üzerinde de göremez. Toplum savaşan sınıflara ölünmüş kaldıkça, ortak bir sözcüye sahip olamaz. Bu durumda sanat için ‘tarafsızlık’, yalnızca ‘egemen’ taraftan yana olmak anlamını taşıyabilmektedir.” (s.79)

Kitabın künyesi: Bertolt Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon, Çev: Ahmet Cemal, MitosBoyut Yayınları

İyi okumalar…  

Hakan Bilge

Ayrıca şu sitede yayımlandı. 

hakanbilge@sanatlog.com 

Film Müzikleri Üzerine Düşünceler (1) - Steven Spielberg & John Williams

Film izleme sonrası yapılan klasik muhabbetleri düşünelim: Filmin oyuncularını ve performanslarını değerlendirme, yönetmen hakkında çeşitli fikirler yürütme ve de yönetmenin diğer filmlerine referanta bulunup izlenen filmle mukayesede bulunma… olmazsa olmazlardandır. Bununla birlikte; film dublajlıysa seslendirilmesi, çeviriyse alt yazıları, filmin geçtiği yer-zaman, oyuncuların kostümleri ve bunların “müzik”le uyumu… Bunların dışında, benim bazı durumlarda anlam veremediğim ve tartıştığım bir konu olan “filmin orijinal adı ile dilimize uyarlanan adı arasındaki uyuşmazlık”… Belki sizlere basit bir ayrıntı gibi gelebilir; ama bunun, bir filmin pazarlanması açısından önemli bir ayrıntı olduğunu düşünmekteyim. Anlatmak istediğim mesele, yapılan eleştirilerin göreceli olmasının yanı sıra ön plana çıkan seyirci algısındaki seçiciliktir…

Burada anlattıklarımın dışında (“algısal seçiciliğime” dayanarak) yer vermek istediğim konu: Beyazperdede geri planda tutulan, daha doğrusu “öteki”ler kısmının başını çeken, algısal bütünlük açısından önemli olduğunu düşündüğüm “Film Müzikleri”dir.

Bir film için özel olarak tasarlandığı, amacının filmdeki dramatik anlatımının güçlendirilmesi olduğu, görsel kurguyla eş zamanlı yazılan bir alandır film müzikleri… Bu tanıma göre film müzikleri salt görüntüsüz dinlendiğinde haz alabileceğimiz bir tür değildir. Buna paralel, salt film müziklerinin klasik müzikten bir farkı olmayacağını ileri sürebiliriz. Buradaki sonuç: “Film müziğine anlam kazandıran, beslendiği klasik müziğin görüntü ile birleşmesidir.” Peki, bu durumun aksini düşünelim ve kendi içimizde bir paradoks yaratalım. Şöyle ki: “Film müziğinden haz alan kişi aynı zamanda iyi bir klasik müzik dinleyicisidir.” diyebilir miyiz? Bunu diyebilmek için, film müziğinin temelini oluşturan klasik müziğin çok iyi anlaşılması gerekmektedir dinleyici tarafından. Buradan çıkan sonuç ise: “Salt film müziğini anlamak, iyi bir klasik müzik dinleyicisinin avantajıdır.” Her iki sonucu birlikte değerlendirdiğimizde ortaya çıkan tanım ise: Asıl amacı görsel anlatımı desteklemek olan, film esnasında sıradan izleyiciler tarafından dinlenmeyen, hatta umursanmayan; ama ayrıca dinlendiğinde iyi bir müzik olduğu anlaşılan türdür film müzikleri.

Öncelikli olarak bahsetmek istediğim konu, film müziğinin “yaratma süreci”dir. İşin zor kısmı olan bu süreçte, filme ilişkin temalar yaratılır ve filmin bütününü oluşturan parçalar bir araya getirilir. Bizi ilgilendiren kısım ise, yaratılan filmin ana teması ile bu temayı oluşturan parçaların“müzik”le uyumudur. Bu noktada müzik yapımcısına çok büyük bir görev düşmektedir. Bir yapımcı filmlere müziği ile ruh katabilmelidir. Öyle bir uyum yakalamalıdır ki, müziği ile filmin ömrünü uzatsın… Yapmış olduğu müzik filmle ve filmdeki karakterlerle o kadar iyi bütünleşmelidir ki, her bir notanın izlenimi kalsın seyircide… Mesele, bir yapımcının kafasındakileri seyirci ile “empati” kurarak filme, müzikle yansıtmasıdır aslında. Böylece seyirciyi derinden etkileyecek olan hikâye, müzikle birleştiğinde daha can alıcı olacaktır. Bu noktada müzik yapımcısının başarısı, filmin yönetmeninin başarısını tetikleyecektir adeta. Bu duruma en iyi örnek, Steven Spielberg – John Williams ikilisidir. İkilinin aklıma gelen başlıca filmleri şunlardır: “Sugarland Express”, “Jaws”, “E.T”, “Indiana Jones Serisi”, “Schindler’s List”, “Saving Private Ryan”, “Artificial Intelligence”, “Catch Me If You Can”, “The Terminal”, “Münich” ve “War of the Worlds.”

Bu birbirinden başarılı filmler, bu ikilinin birbirleriyle olan uyumunu ve dostluğunu bizlere göstermektedir. Bununla birlikte Spielberg, Williams için şunu söyler: “Tema için doğaçlama olarak pek çok çeşitli varyasyonlar yaratılabiliyor ve uyumu, melodiyi, birçok temayı ve orkestrayı bütünleyen kişi odur.” Buradan şunu anlamaktayız ki, müzikler sahnenin önüne geçebilir. Yani filmlerin önüne geçen müziklerin de var olduğudur… İşte bunu bizlere kanıtlayan, Spielberg ve Williams ikilisidir.

Film müziğinin anlaşılmasında müzik yapımcısına olduğu kadar biz seyircilere de önemli görevler düşmektedir. Öncelikle şu konudan bahsetmek istiyorum: Bir film izlerken doğal olarak, diyaloglara odaklanır seyirci. Aslında diyaloglardan öte onlara anlam kazandıran birçok ayrıntı (efektler, kostümler, sahne tasarımı, müzik…) vardır filmde. İşte en başında da belirttiğim gibi bu durum tamamen seyircinin algısındaki seçicilikle ilgilidir. Zaten iyi bir seyirci, filmi oluşturan parçaları anlamsal bir bütünlük içinde, filmin kurgusu ile paralel olarak sindiren seyircidir. Bu da o seyirci için filmin sadece diyaloglardan ibaret olmadığını kanıtlar. Bu durumla ilgili olarak bahsetmek istediğim bir başka konu, “Müziğin sahne ve repliklerle nasıl bir ilişkisi olduğu” hakkındadır. Farklı sahnelerde yer alan oyuncuları düşünelim. Bu farklı sahnelerde yer alan oyuncuların karakteristik özelliklerine göre temalar vardır. Tüm bunlara dayanarak da her sahnenin kendine özgü müziği vardır. Ayrıca bu sahnedeki her karakterin notasını bulabilirsiniz onunla özdeşleşen. İşte bu noktada film müziklerinin asıl amaçlarından biri ortaya çıkmaktadır: Seyirciye, karakterdeki aşinalık ve farklılık duygusunu yaşatmak… Seyirciye düşen görev ise dikkatli olmaktır. Bu durum seyirciye kolaylık sağlar aslında. Öyle bir şey ki, seyircinin, farklı sahnelerde herhangi bir karakterin temasıyla nasıl bağlantı kurulduğunu “müzik” sayesinde anlaması hiç de zor değildir.

Yazan: Melike Karagül

Yaşadım Az Yaşımdan

Aralık 3, 2008 by  
Filed under Edebiyat, Sanat, Siir

Ne sondayım, ne de baştan başladım
Yıkıldı zılgıtımdan hanemin soğuk damı, oldum yarada isyan
Oldum bir cami tövbeyle günahkar, yaşlanmış kadınlarla bir oldum
Nere gitsem horlandım, yitik sözlerim oldu lâl
Nere gitsem sahipsizim, yolum çıkmaz; yaşadım az yaşımdan

Savruldum; dalında bir kuş, yetim yanım savruldu
Eli gördü uzandı, gözü gördü uzandı, aşkı gördü uzandı
Azdı bir gün korkularım, tartıldım terazide; baktım mahşer toplanacak
Birkaç çiğnenmiş ceset eti ve birkaç buruk sevap tanesi
Düşüverdim yollara bunlar mı beni kurtaracak

İşsiz cellat görse beni bulunmaz bir suçluyum
Uslanmaz bir evlatlık, pişman olmuş mülteci, bir hurdacı yamağı
Mazgallarda kayıbım ben, aratıldım kim varsa oldum şehrin marazı
Ve anlatın tek ben mi suçluyum, nerede gizleniyor o merak
Teslim olsam asarlar mı gözü dönmüş celladı


Hala nasıl yaşıyorum mezarım kazıldıkça
Kaç kişiyiz diyorum, küllükteki izmaritleri sayarken
Kalabalık masada dolaşırken soluyor tüm sözler
En çok solan benim, tıpkı hain bahçıvanın kör makasında
Ne kalkacak kadar güçlüyüm, ne de umudum kaldı kendi közümden

Yazan: Bülent Parlak

Dar Zamanlar

Aralık 3, 2008 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

Müsait zamanlarda, müsait alanlar yaratmaktı niyetimiz.Hep bir kaçak dünyada yaşıyorduk yakalanma tehlikesiyle karşı karşıya. Severken kaybedeceğimizi ve kaybedilenlerin de daha çok sevileceğini biliyorduk. Belki de kaybetmemek için olan çabamızın tek nedeni buydu. Gereksiz vicdani sorumluluklardan kaçıyor ve hep bir diğerimizin önayak olacağını düşünüyorduk bazen de…

Kurallar koyuyor ve o kurallara uymayı bekliyorduk, bunca kuralsızlık ortasında. Kuralsızlıkların ortasındaki kurallar sakil duruyordu, daha çok uzaklaştırıyordu bizi. Oysa ıramak aşkın büyüsüne aykırıydı, belki uyanıyorduk uykudan…

Yolunda gitmeyen birtakım şeylerden ötürü kurallar koyduk. Bilmiyorduk kuralların, kuraltanımazlar için hiçbir şey ifade etmediğini ya da o kuraltanımazların, o hiçbir şey ifade etmeyen kuralları koyan, kuralkoyucuların neden o kuralları koyduklarına dair sorgulara gireceğini.

Susmak en iyi çaredir dedik, özellikle bir taraf kızgınsa diğerinin susması kesinlikle gerekli diye düşünürdük. Oysa bilmiyorduk suskunlukların kocaman seslere gebe olacağını. Cin hikayesini biliyorduk ama… Bilmiyor muyduk yoksa?

“Çok güçlü bir cin zamanın birinde bir şişeye kapatılmış ve okyanusun dibine atılmış. Yıllarca vazgeçmeden yalvarmış cin, tam beş yüz yıl boyunca: “Beni buradan kurtaranın sonsuz dileğini yerine getireceğim.” diye; ama ne gelen olmuş ne giden. Biraz burulmuş cin ama yine de kaybetmemiş ümidini; sonraki beşyüz yıl boyunca: “Beni buradan kurtaranın üç dileğini yerine getireceğim.” diye yalvarmaya başlamış yine, kimse gelmemiş. Kızgınmış cin, hem de çok kızgınmış; artık onu oradan kurtaran, en büyük cezayı hak ediyormuş ona göre…

Bir gün sahilde gezen bir adam, kumların üstündeki şişeyi bulduğunda hiç düşünmeden mantarını açmış ve karşısında kocaman cini görmüş, daha şaşkınlığı bitmeden cin: “Beni buradan kurtarana sonsuz lanet!…” demiş. Adam şaşkın ve bir o kadar korkmuş bir ifadeyle: “Neden böyle dersin seni ben kurtardım.” demiş. Cinin cevabı çok netmiş ” AMA ÇOK BEKLETTİN”… “

Müsait ve dar zamanlarda, müsait ve dar alanlarda…

Yazan: reyan yüksel

Sayıklamalar

Aralık 3, 2008 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

Aynalar…

Ben yansıyorum sanıyorum, yansıdığımda ne kadar kendimim ve aslında aynadaki ne kadar ben, bu bilinmez. Karşındaki adına da öyle ben senim diyorsun mesela kendini mi kandırıyorsun yoksa, karşındakini mi? Yansıyan ne kadar sensin, karşındaki ne kadar kendin acaba?

Muhasiblik var bir şiirimde, ne kadar alırsan o kadar verirsin ya da ne kadar verirsen o kadar alırsın gibi. Aynalarda da o mu var acaba ya da yansıdığını düşündüklerinde? Ne kadar görünürsen mi o kadar yansıyorsun ya da ne kadar görmek istersen o kadar mı görünür oluyorsun aynaya? Peki ayna gördüğünü mü yansıtmak istiyor ya da görmek istediğini mi?

……….

Dipte değilim, demiştim geçenlerde sana; ama dipte olmamak ne denli bana göre bir şey bu da tartışılır açıkçası, yani sığ sular bana göre değil. Sığ sularda boğulmadan, debelenmeden yaşamak da ters bana. “Dipteyim, dipteyim” diye dert yandığım zamanlarda, aslında ne denli hayatı araştıran sorgulayan ben olduğunu görüyorum; şimdiyse mutlak bir tevekkül içinde, huşu içinde, düşmanlarım da müttefikimdir der gibi bir tutum sergiliyorum ve bu da beni sığlaştırıyor sanki. Ya da beni sığlaştırıyor demeyeyim de sığ sulara itiyor gibi.


Bir dönem -üniversitedeyken özellikle- sığ insanlarla birlikte olmamak adına yalnız kaldığımı ve bir süre sonra yalnız kalmamak adına onlar gibi olduğumu biliyorum ve bu da beni mutlu etmemişti. Şimdi bir yanım mutlu, çünkü huzurlu, çünkü bir şey yok kafamı takacağım, alabildiğine mutluyum ama öbür yanım:
Ah o öbür yanım
Ah militan yanım
Her sorunun bir cevabı vardır ve zor da olsa her soru cevaplanır diyen yanım.
Bir gözümü çıkaranın iki gözünü çıkarırım diyen yanım
Affetmeyi bilmeyen yanım
Susan biriktiren ama mutlaka boşalacağı zaman olacağını bilen yanım
yok mu
O öbür yanım, hükümdarım.



Düşünüp düşünüp bulamadıklarım var, özgürlük düşüncesi özellikle kafamda, ne denli özgürüz ki yaşamda? Çok özgür ilişkimiz olduğunu söylesek bile sorumluluklarımız ne denli özgürlüklerimizin beklentilerimizin önüne geçiyor öyle değil mi?
Ah öbür yanımın istediği bu değil işte.
Hiç değil.

……….

Derinlerde değilim, diyorum.
Dipteyken kelebek olduğumu düşünüp yukarılara çıktığımda aslında bir balık olduğumu düşünmek bu aslında.

Med-cezir belki de…
Bendeki med-cezir yatay değil dikey ama…
Bir de iyi yönünden bakmak gerek, yüzeydeyken göğü görebiliyorum.

Yazan: reyan yüksel

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »