SanatLog-Giovanni Scognamillo Söyleşisi
Aralık 24, 2008 by Editör
Filed under Giovanni Scognamillo, Manşet, Röportajlarımız, Sanat, Söyleşiler, Sinema, Türk Sineması, Yakın Dönem & Günümüz Sineması
Sinema tarihçisi ve yazar Giovanni Scognamillo SanatLog’u kırmadı ve aşağıdaki mini-söyleşi gerçekleşmiş oldu. Kendisine tekrar çok teşekkür ediyoruz. Ömrü uzun olsun…
SanatLog: Vampir mitosu ekseninde Dracula ile ilgili toplumsal-siyasal açıdan ilginç tespitleriniz var. Stalin ve Hitler gibi siyasileri Dracula olarak tanımladınız. Ama Dracula olacak denli zeka ve karizmaya sahip olmadıklarını dile getirdiniz. Günümüz siyasilerini –özellikle dünyanın önde gelen liderleri açısından– de bu açıdan değerlendirmek mümkün müdür?
Giovanni Scognamillo: Dracula ilkin çok satan ve klasikleşen bir romanın anti-kahramanı oluyor; sonra ise, yılların geçmesi ile bir mitosa dönüşüyor. Dracula ve en ünlü temsilcisi olduğu kan emen Vampirler ise bir simge niteliğindedirler, zorbalığın ve sömürünün simgesi ki Karl Marx da Vampir dediğinde sömürücü anlamında kullanıyor. Tarih boyunca dünyanın kaderini ellerinde tutan çoğu liderler ve ülkeleri çoğunlukla “özgürlük” adına baskıcı ve sömürücü oldular ve Beyaz Adam beyaz olmayanları yüzyıllar boyunca sömürdü. Ünlü Apaçi reisi Geronimo’nun sorduğu bir soru var: “Neden beyaz adam her yeri almak istiyor?” diye. Yanıtı da tektir: “Sömürmek ve sömürünce güçlenmek için.” Günümüzde olsun, tarih boyunca olsun, güçlü konumunu korumak isteyen her ülke lideri sömürüye başvurdu ve başvuracaktır; çünkü sistem öyle çalışıyor.
SanatLog: Yeşilçam’ı sinema tarihimiz açısından bir milad olarak kabul edersek, günümüz Türk sinemasını bir mukayese ile nereye konumlandırırsınız?
Giovanni Scognamillo: Doğrudur, Yeşilçam sineması bir milad; günümüzün Türk sineması ise, başarılı filmleri ve gişe rekortmenleri ile, halen kendini arayan, Yeşilçam’da çokça eksik olan temelleri kurmaya çalışan bir sinemadır. Yeşilçam bir endüstri olamadı, ihtimal 2000’li yılların Türk sineması da pek olamayacak. Sorun en son teknikleri edinmek değildir, sorun geçerli bir sistemi (yapım, gösteri, dağıtım) oturtmak ve beslemektir, finans kaynaklarını temin edebilmektir, bir dış pazara sahip olabilmektir. Sinema ne bir heves ne de bir maceradır, sinema yüce bir sanat –ve çok masraflı bir sanat– olmakla birlikte kendi başına bir sanayidir ve başarılı olabilmesi, devam edebilmesi, ülkesine özgü bir çizgi ve içeriğe sahip olabilmesi iktisadi kurallara ayak uydurmasına bağlıdır. Yeşilçam, enflasyona alışık bir ülkede enflasyonist bir sinema oldu, kendi kendini beslemeğe çalıştı, sağlam temeller ve sermaye birikimi oluşturmadı, dış pazarlara çıkamadı ve sonuçta kendi kendini yedi. Kanımca son bir iki yılda görülen film sayısının artışı, sağlıklı bir gelişim yerine çokça keyfi bir abartıdır; hatta ilerisi için tehlikeli bir abartı.
SanatLog: Fantastik literatürün ve bilimkurgu yapıtlarının günümüz sinemasındaki yeri nedir?
Giovanni Scognamillo: Sinema taa Georges Melies’ten başlamak üzere her zaman fantastik ve bilimkurgusal oldu, kullandığı teknikler buna uygun düştükleri için, bunların sayesinde tüm hayalleri, boyutları ve dünyaları yaratabildiği için, pek çok kaynaklardan (edebiyat, çizgiroman) ilham alabildiği için. Bugün başta Hollywood sineması olmak üzere fantastik ve bilimkurgu türleri daha da bir önem kazansalar da cilalı ürün standardını pek aşamadıkları, içerikten çok bol dijital efektlere bağlandıkları, böylece birer “görsel şölen”in ötesine gidemedikleri ortada.
SanatLog: Dünya sineması açısından bugünkü Türk sinemasının konumu hakkında söyleyecekleriniz nelerdir?
Giovanni Scognamillo: Dünya sineması Türk sinemasını ne denli tanıyor acaba ve Türk sineması kendini dünya sinemasına ne denli tanıtıyor, global sinemaya neleri katıyor? Yeşilçam dönemi Türk sineması, çeşitli yabancı festivallerde aldığı çokça ödüllere rağmen, dünya pazarlarını değerlendiremedi, onlarla beslenemedi, bir “mutlu azınlık”ın bildiği bir sinema kaldı. Bugüne baktığımızda durumda pek bir değişiklik yok, dış Pazar halen bir “ihtimal” kalıyor, gereken geniş çaplı tanıtım yapılamıyor ve her şeye rağmen sinemamız bir “meçhul” veya “yeteri ile bilinmeyen, izlenmeyen, yazılmayan” bir sinema kalıyor, az sayıda birkaç ödüllü yönetmenin dışında. Öte yandan, çuvaldızı kendimize batıracaksak, 2000’li yılların Türk sineması evrensel olabilmek için, kendi sınırlarını aşabilmek için yeter derecede ilginçlikler ve gerçekler sunuyor mu? Deniliyor ki evrensel olabilmek için ulusal olmak gerekiyor. Gerçek bu ise sinemamız gerçeklerimizi ne denli evrenselleştirebiliyor, ne denli dünyasal bir boyuta yerleştirebiliyor?
SanatLog: Levanten olmanın avantajlarını yaşadınız mı? Levanten olmanın avantajları / dezavantajları var mıdır?
Giovanni Scognamillo: Levanten olmanın dezavantajlarını görmedim, yaşamadım çünkü Levanten olmayı bir sorun olarak hiç kabul etmedim. –ki zaten değildir– Aksine çift kültürlü olmanın avantajlarından her zaman yararlandım.
SanatLog: Son olarak sevdiğiniz, ilham aldığınız yazarlardan, kitaplardan, yönetmenlerden ve filmlerden örnekler verir misiniz?
Giovanni Scognamillo: Çok uzun bir liste olur; çünkü bir yazar, bir okur ve bir izleyici olarak daima çokça konu ile ilgilendim ve halen ilgileniyorum. Klasik edebiyat beni her zaman etkiledi. Fantastik edebiyat da öyle, Poe ve Lovecraft ustalarım oldu, çizgi romanlar bana değişik boyutlar sundu ve sinema benim için her zaman bir eğlence değil de ciddi bir yaşam şekli oldu, sinema yazarlığı ise bir heves değil, çok ciddi ve sorumluluk taşıyan bir uğraşı. İlle de adlar vereceksem… Chaplin, Eisenstein, Orson Welles, Jean Renoir, Fritz Lang, William Wyler, Visconti, Fellini, Truffaut ve saire ve saire ve saire…
Söyleşiyi Gerçekleştiren: sinefil78 (Hakan Bilge)
hakan@sanatlog.com
Grimm Masalları
Aralık 22, 2008 by Editör
Filed under Gore, Kült Filmler, Kitaplar, Manşet, Masallar, Modern Klasikler, Sanat, Sinema, Yakın Dönem & Günümüz Sineması
Geçenlerde “Changeling” adında bir film gösterime girmişti. Bazen şizofrenik oluyorum, assosiasyon bozukluğu neticesinde düşünce akışması gerçekleşiyor. Önce filmi ünlü korku klasiği “The Changeling”in yeniden uyarlaması zannettim fakat Clint Eastwood’un bu filmi, zannettiğim filmin aksine gerçekten “bebek değiştirilmesini” anlatıyor. Bir kadın oğlunu kaybediyor ve kısa bir sürede buluyor. Fakat eve gelen oğlunun gerçekten kendisinin olmadığını hissediyor. Aslında amacım bu filmden bahsetmek hiç değil, ben asıl bu mitin kaynağı olan Grimm masallarına ve Avrupa folklörüne değinmek istiyorum.
Halk, hangi zamanda olursa olsun kendi canavarlarını yaratıyor. Gelenek ve göreneklerine sahip çıkma, kendilerinden sonrakilere adap usül bırakma yolunda, çeşitli masallar uyduruyor. Ortaçağ Avrupası’nın karanlık zamanında, bir tür oto-kontrol oluşturma amacıyla yaratılan bu canavar, öcü ve bilumum cadılar, hem çocukların kâbusu hem de eğlencesi oluyor. İşin garip tarafı, tüm anlatılanların altında bir nebze gerçek payının da yatması. Buraya neden geldik? Çünkü “Changeling” (hadi artık şuna değiştirilmiş çocuk diyelim) bu dönemlerden kalmış, Grimm kardeşler tarafından halkın ağzından derlenmiş bir mit.
Jacob ve Wilhelm Grimm, 1800’lü yıllarda, Alman halk öyküleri ve masallarını derleyip yazılı edebiyat haline getiren iki kardeş, aslında akademisyen ve dilbilimciler. Şu an her yerde rastladığımız masalların çoğunu bu kardeşlere borçluyuz. Efsaneler o kadar derin ve dallı budaklı ki, kitaba aktarırken biraz kırpıyorlar. “Değiştirilmiş çocuk” da bu efsanelerden biri. Avrupa’da halk, bebeklerini kaybetmekten çok korkuyor. Ellerinde olmayan nedenlerle kaybedilen, ölen bebekler olabildiğinden, akıllarınca buna bir açıklama getiriyorlar. Mesela bir şekilde ölen veya kaybolan bir çocuğun hayali yaratıklarca kaçırıldığını düşünüyorlar. Bu bazen bir Pixie oluyor ya da Elf. Biz bu yaratıkları modern edebiyatın yansıttığı şekilde yani hoş sevimli şeyler olarak biliyoruz. Mesela Peter Pan’ın Tinkerbell’i ve Disney’in fragman maskotu, küçük kızıl saçlı peri, işte bu çocuk kaçıran Pixie’nin ta kendisi oysa. Hele Yüzüklerin Efendisi’ndeki karizmatik Elflerin aslında hayli haylaz cinler olduğunu bilmek hayallerimizi yıkabilir. Ama doğrusu bu ve Elfler gösterildiği kadar da güzel yaratıklar değil, özellikle erkekleri. Avrupa’nın karanlık çağlarında anneler bu yaratıklardan çektiklerini hiçbir mahlûktan çekmemiş. Şimdiki aklımızla bebeklerin başına gelenlere belki cevap verebilirdik. Mesela bir anne bebeğinin değiştirildiği fikrine, çocuğun karakterinin değişmesi, daha çok ağlaması, daha yaramaz olması nedeniyle kapılıyor. Belki de bu çocukta metabolik bir sorun vardı, bazı sendromlarda tiz sesli ve rahatsız edici ağlamalar ve geri zekâlılık vardır. Anne, durmadan ağlayan çocuğu nedeniyle çıldırmanın eşiğine geliyor ve muhtemelen tedavi edilmediği için ölen çocuğunun aslında bir yaratık bebeği olduğunu zannediyor olabilir. Zamanımızda bile “ani bebek ölümü” diye bir olgu varken, eski zamanlarda bunca cehaletin içinde, pembe yanaklı bebeklerinin ölüsünü bulan aileler, kuruntu eseri yaratıklar uydurmakta haklı olabilirler.
Sonuçta, aileler çocuklarını yitirmekten korkuyorlar. Dış dünyada kendilerinin bile isim veremedikleri birçok tehdit var ve bunları akla uygun hale getirerek çocuklarına aktarıyorlar. Ki çocukları değiştirilmesin, kaçırılmasın, öldürülmesin ve derisinin altındaki yağdan uçma iksiri yapılmasın! Evet, hayal gücü sınır tanımıyor. Halk edebiyatının revaçta karakteri cadılar, çocukları kaçırıp yağlarından yaptıkları iksirle uçuyorlar ve geceleri Sabbath’a gitmek için yararlanıyorlar. Yalnız kaçırılan çocuğun vaftiz olmaması gerekiyor (bakın burada din de işin içine girdi). Hemen bir filmden örnek veriyoruz: Warlock filminde Julian Sands’in canlandırdığı şeytan, salıncakta sallanan yalnız bir çocuğun yanına yaklaşıyor. Çocuğun vaftiz edilmediğini öğrenince yüzünde bir gülümseme oluşuyor. Bir sonraki sahnede, bir kamp ateşi üzerinde, küçük bir teneke kap içerisinde yoğun bir sıvıyı karıştırdığını görüyoruz!
Peki, Grimm kardeşler ne yapıyor; işte bu verileri alıp düzenli bir hale getiriyorlar. Çocuğun bir yaratık tarafından kaçırılıp yerine kendi yavrusunu koymasını engellemek için “koca karı tavsiyesi” diyeceğimiz bazı şartları sıralıyorlar. Mesela yeni doğmuş bir çocuğun asla yalnız bırakılmamasını, eğer bırakılacaksa yanında bir anahtar bırakılmasını öneriyorlar. Bu anahtar, şeytanları bebekten uzak tutacaktır. Doğumdan sonraki ilk altı hafta, çocukların kaçırılmaya karşı en korunmasız olduğu zamanlar. Bu dönemde annenin uyuması bile yasak, hadi uyudu diyelim, mutlaka beşiğin yanına kocasının bir kıyafetini asmak zorunda… Bunun gibi folklorik ansiklopedik bilgileri ve çok iyi bildiğimiz masalları “Kinder- und Hausmärchen” – Çocuk ve Ev Yaşamı Öyküleri adı altında topluyorlar. Tanımlamalarına göre; bir şeytan eğer beşiğinden gerçek bebeği çalarak yerine kendininkilerden birini koyuyorsa, bu yeni çocuğa Changeling adı verilir. Bir Changeling en fazla yedi yaşına kadar yaşar, 18–19 yaşına kadar yaşayanları da görülmüştür (Genetik metabolik hastalık tanısı kuvvetleniyor). Changeling mitine sadece Germenlerde değil, Avrupa’nın birçok bölgesinde rastlandığının altını ayrıca çiziyorum.
Hemen bu esnada bir kitaba değinmek istiyorum, son zamanlarda moda olan “tarihi bilgilerle zenginleştirdiğim ve heyecanlı polisiye gerilimimi bu temele oturttuğum kitabım çok satsın” formülünü başarıyla uygulayan bu kitabın adı: Brother Grimm (Kanlı Masallar / Graig Russel). Kitabın tanıtımını yapacak değilim, cinayetlerine masal mizanseni veren bir kiralık katili anlatan roman çok güzel bir konuya da parmak basıyor. Masalların işlenmemiş, çiğ halleriyle ne kadar dehşet verici olduğunu hatırlatıyor. Kitapta da verilen misallerden Rapunzel ve Uyuyan Güzel’in aslında aynı rivayetten kaynaklandığını duymak ilginç olabilir. Bu iki masalda gerçek olabilecek bir zengin adam, bir üvey anne ve kıskanılan genç kız vardır. Üvey anne kızı izole edebilmek için bir kuleye kapatır veya büyüyle uyutup bir sarayda bırakır. Bundan sonra, olaylar beklediğimiz gibi gelişmez. Anlatıldığı bölgeye veya zamana bağlı olarak bu genç kızlar evlilik dışı bazı ilişkilere girerler. Uyuyan güzel bu yıllarca süren uykusu esnasında, bir kral / prens / (hatta gerçek babasının) tecavüzüne uğrar! Üstelik uyurken hamile kalır ve gayrimeşru (veya ensest ilişki ürünü) çocuklarını doğurur. Bebeklerinden bir tanesi memesini bulamaz ve genç kızın parmağını emer. Böylece eline batan diken çıkar ve kız yıllar sonra uyanır. Romantik bir prensin öpücüğüyle gözlerini açmaz yani! Rapunzel daha da edepsizdir, her ne kadar kuleye hapsedilse de zindanından aşağı indiğinde, yanında doğurduğu çocukları da vardır!
Bu öyküler büyük bir ihtimalle gerçek bir olaydan köken alıyorlardı. Evlilik dışı ilişkisinden bebeği olan nüfuzlu bir kadın çıkış noktası olabilir. Kulaktan kulağa aktarılırken değişmiştir muhtemelen. Grimm kardeşler derledikleri öykülerdeki bu “erişkin” öğelerin farkındaydılar. Masallarda kan vardı, dehşet, ensest, cinsellik vardı. Bunları bir miktar yumuşatarak kaleme aldılar. Acaba gerçek şekilleriyle bozulmadan kalsalardı ne olurdu? Yine de belli bir miktar alışkanlıkla, algıda seçicilikle masallardaki bu alt metinleri göz ardı edebilirdik. Üvey kızının kalbini çıkarıp yemek isteyen anneleri, evlerine girdikleri yaşlı kadını canlı canlı sobada yakan kardeşleri, karşılaştığı küçük kızı korkuttuğuyla yetinmeyip bilhassa evine kadar takip edip büyükannesiyle beraber mideye indiren kurtları, minik dimağlara aktarırken bir beis görmüyoruz. Orijinal masallar için de bir yolunu bulurduk herhalde.
Başlığımız Grimm masalları ama Charles Perrault (1628–1703) ustayı da anmamak çok ayıp olur. Yine halk masallarından yararlansa da özgün özellikler kazandırarak yazdığı masallarla, edebiyat tarihinde “masal” diye bir olgunun yerleşmesine vesile olmuştur. Grimm kardeşler bu Fransız ustadan yararlanmış ve bazı masallarının Germen versiyonunu yazmışlardır. Fakat Perrault bu ortak öyküleri, dönemin kibar hanımlarının nabzına göre daha rafine hale getirmiş, gelgelelim Grimm kardeşler aynı masalların daha sert versiyonlarını yazmıştır. Mesela Sinderella’nın bizim bildiğimiz versiyonunda olduğu gibi; üvey kızkardeşler ayakkabıya ayaklarını uydurabilmek için topuklarının bir kısmını kesmişlerdir. Perrault’nun midesi masalın bu halde devam etmesini kaldıramamıştır.
Eğer bir öyküden bahsedeceksek, bu masalların cinsel alt metnini daha iyi kavramış ve serbest yöntemle yorumlamış Angela Carter’dan söz etmek istiyorum. Bu arıza kadın “The Bloody Chamber” adlı kısa öykülerden oluşan kitabında, işin korku ve cinsellik içeren yönlerine nasıl hâkim olduğunu gösteriyor. 10 öyküden oluşan kitabın içeriği şöyle: The Bloody Chamber (Mavi Sakal uyarlaması), The Courtship of Mr Lyon ve The Tiger’s Bride (Güzel ve Çirkin uyarlaması), Puss-in-Boots (Çizmeli Kedi), The Erl-King (aynı adlı bir hayali kahraman, bir orman goblini), The Snow Child (Pamuk Prenses uyarlaması), The Lady of the House of Love (Uyuyan Güzel uyarlaması), Wolf-Alice (Kırmızı Başlıklı kız ve Alice karışımı bir öykü), The Werewolf ve The Company of Wolves (Kırmızı Başlıklı Kız uyarlamaları).
The Company of Wolves adlı öykü muhteşem yönetmen Neil Jordan tarafından usülüne uygun olarak sinemaya uyarlanmıştır. Yönetmenin en sevdiğim eserlerinden biri olan bu filmde; ergenlik bunalımındaki bir genç kızın rüyası eşliğinde kırmızı başlıklı kız ve kurt adam efsanesi birbiri içine geçer. Film masal olmasına masaldır ama korku filmi dokusunu da taşır. Genç kızlara yaşlı nineleri tarafından verilen tavsiyeler erkeklerden uzak durmalarıdır. Filmde, kızları doğru yoldan çıkaran erkekler kurt kimliğinde veriliyor. Büyükannenin muhabbeti esnasında bahsettiği vahşi bir kadın da kurt kadın efsanesine temel oluşturmuş gibi görünüyor. Ben, zifaf gecesinde vahşetin çağrısına karşı koyamayan damat öyküsünü ayrıca severim. Kendi köyü dışında, tanımadığı bir erkekle evlenmenin cezasını yıllar sonra başka bir erkekle hayatını birleştirdiğinde gören taze gelin, eski kocasının dehşetengiz ziyaretinden çocuklarını korumaya çalışır. Büyükanne yabancı erkeklerle evlenmeyi hoş karşılamamaktadır. Torununa uygun örnekler gösterir (Kız, anne babasının sevişmelerini gizlice izler. Bu sağlıklı bir ilişkidir). Filmin (rüyanın) en başında, kurtlara kurban verdiği (zihninde aslında bizzat öldürdüğü) ablasının yaptığı hata her yerde karşısına dikilir. Küçük kız, üzerindeki bu sorumluluğu, gizemli bir genç adamın köye gelmesiyle bir yana bırakır. Belki de kırmızı başlıklı kız kurtların saldırısını bizzat istiyordur! Seksüel gelişimini tamamlamaya çalışan ergenlik çağındaki bir kızın çelişkileri ancak bu kadar kanlı olabilirdi…
“Seksüel gelişimini tamamlamaya çalışan ergenlik çağındaki bir kızın çelişkileri ancak bu kadar kanlı olabilirdi.” cümlesi başka bir film için de geçerli. “Ginger Snaps”, bu seksüel değişimi, aynı hastalıklı yöntemle yani kurtlaşmayla açıklıyor. Lisedeki sorunları ve okulun acayip kızı yaftasını alması yetmezmiş gibi; ilk menstruel kanaması esnasında kan kokusunu alan bir kurdun saldırısına uğrar. Bundan sonra gelsin aşırı kıllanma, davranış değişiklikleri ve erkeklere karşı artan libido… Kulağa normal bir bluğ çağı değişikliği gibi geliyor ama aslında kız gitgide kurda dönüşüyor.
Başa dönelim. Grimm kardeşlerin masalları aslında görünmediği kadar korkunç ve kanlıydı. Alt metinleriyle her zaman biraz kuşku uyandıran Disney, Pamuk Prenses adlı ilk uzun metrajında, kötü kalpli kraliçenin değişimini o kadar saklı ama dehşetli verdi ki salondaki kadınlar çığlıklarını tutamadılar. Filmin asıl hedefi olan çocuklar göz önünde bulundurularak, değişim sahnesi bulutların arkasında bir gölge şeklinde gösterildi. Sesi gittikçe çatlaklaşan kraliçenin izleyicilere döndüğündeki yüzü tüyler ürperticiydi. Bazı masalları anlatmak daha kolaydır. İş görsel olarak aktarmaya gelince olayın şiddet boyutu birden görünür hale gelir. Pamuk Prenses’in elma yedikten sonra ölmesini göstermek çok sert olacağından Disney bu olayı, genç kızın yere düşen eliyle gösterebildi.

Aynı masalın daha gerçekçi bir uyarlaması da Snow White: A Tale of Terror’dur. Nedense gözden kaçan bu gotik dramada haçlı seferleri zeminine oturtulmuş bir tarihte, evlendiği derebeyinin kızını kıskanan bir üveyanne anlatılır. Tabii ki büyü, konuşan ayna, zehirli elma gibi unsurlar vardır fakat atmosfer daha doğrudur. 7 cüce de cüce değil, altın madencisi 7 normal adamdır. Bu versiyon, gerçek masala biraz daha sâdıkmış gibi gelir bana.
Masallar anlatmaktan (Jabberwocky, Time Bandits, Baron Munchausen’in Maceraları ve bir Alice uyarlaması olan Tideland) hoşlanan yönetmen Terry Gilliam, Grimm kardeşlerin gizemli hayatına komedi macera unsurları katarak yeni bir yorum getirdiği filminde, iki kardeşin masallarının gerçek kökenleri anlatılır. Hatta kendileri de bir masalın kahramanları olurlar ve Rapunzel-cadı-kraliçe karışımı bir kötü karaktere karşı savaşırlar. Komedi unsurları içerse de özellikle kraliçenin gençlik tutkusunun verdiği ürkütücü olaylar, bir yandan masalların karanlık yönüne temas etmektedir.
İşte bir anda aklıma gelenler… Bazen, keşke masallar gerçek haliyle kalsalardı diye hayıflanıyorum; yazılı olmadıkları için gerçek metinlere ulaşmak da mümkün değil. Bari sözümü The Changeling’deki küçük Joseph’in sözleriyle bitireyim: “My medaaal… my hooome.”
…………………………………………………………………………………………………………..
Changeling (2008) Y: Clint Eastwood – Oyn: Angelina Jolie, John Malkovich
The Changeling (1980) Y: Peter Medak – Oyn: George C. Scott, Trish Van Devere
Kinder- und Hausmärchen / Jacob ve Wilhelm Grimm 1812- 1815
Kanlı Masallar (Brother Grimm) – Graig Russell 2006 / Doğan Kitap 2007
Tales and Stories of the Past with Morals (Histoires ou Contes du Temps passé) (1697), alt başlık: Tales of Mother Goose (Les Contes de ma Mère l’Oie = Anne Kazdan Öyküler) Charles Perrault
Angela Carter, The Bloody Chamber (Croydon: Vintage, 1979) / Kanlı Oda (Everest Yayınları)
The Company of Wolves (1984) Y: Neil Jordan Oyn: Sarah Patterson, Angela Lansbury, Stephen Rea
Ginger Snaps (2000) Y: John Fawcett – Oyn: Emily Perkins, Katharine Isabelle, Mimi Rogers
Snow White and the Seven Dwarfs (1937) Y: David Hand
Snow White: A Tale of Terror (1997) Y: Sigourney Weaver, Sam Neill, Monica Keena, Gil Bellows
The Brothers Grimm (2005) Y: Terry Gilliam – Oyn: Matt Damon, Heath Ledger, Monica Bellucci, Lena Headey, Jonathan Pryce
Yazan: Wherearethevelvets
Leonardo Da Vinci (ikinci bölüm)
Aralık 20, 2008 by Editör
Filed under Büyük Sanatçılar, Manşet, Rönesans Sanatı, Resim, Sanat
Rönesans sanatını doruğa ulaştıran, “I’uomo Universale” (evrensel insan) tipinin üst örneği dâhiyane üstat Leonardo Da Vinci’nin kısa özgeçmişiyle birlikte, imza attığı birçok ilkten, özellikle resim alanındaki çalışmalarından bir önceki yazımızda bahsetmiştik. Ayrıca bir önceki yazımızın sonunda üstadın ünlü tablosu “Mona Lisa” (İtalyanca: La Gioconda; Fransızca: La Jaconde) hakkında kısa bir girizgâh vermiştik. Bu devam yazımızda tekrardan Leonardo Da Vinci’nin “Mona Lisa”sıyla başlayarak, “Son Yemek ya da Son Akşam Yemeği” (The Last Supper; İtalyanca: L’Ultima Cena) adlı ünlü freskinden kısaca bahsedeceğiz. Leonardo Da Vinci’nin eserleri elbette ki bununla sınırlanamasa da bu yazıda yalnızca üstadın yankı uyandıran bu iki şaheserinden bahsetmek istedim.
“Mona Lisa” (La Jaconde)… Gizemli gülümsemesiyle sanat tarihinin bir ikonu haline gelen Leonardo Da Vinci’nin ünlü eseri… Eser Fransa’da Louvre Müzesi’nde, son teknolojik güvenlik sistemiyle cam içinde sergilenmektedir. 1503 yılında çalışmalarına başlanan bu tablonun 1506 yılında bittiği varsayılmaktadır. Tablodaki şahsın kim olduğu hâlâ tartışılmakta olup esrarengiz Mona Lisa hakkında da bilimsel araştırmalar sürmektedir. Size şunu belirtmeliyim ki bu tablo hakkında yazılıp çizilen o kadar çok şey var ki eğer internette araştırırsanız, çok komik rivayetlerle bile karşılaşabilirsiniz. Ben sadece hepimizin bildiği birkaç varsayımdan bahsedeceğim: İlk olarak, Leonardo Da Vinci hakkında ilk biyografi çalışmasını yapan Vasari, Mona Lisa’nın, dönemin önemli isimlerinden Floransalı tüccar Francesco del Giocondo’nun eşi olduğunu ileri sürmüştür. Hatta bu sebepten ötürü Mona Lisa’ya “La Gioconda” deniliyormuş. İkincisi ise, Leonardo Da Vinci’nin kendi portresi olduğunu ileri sürüp kanıtlarını sayısal analizlere dayandıran Bell Laboratuvarı’ndan Dr. Lillian Shawartz, Leonardo ile tablodaki modelin yüz özelliklerinin aynı olduğunu söylemiştir. Son olarak bahsetmek istediğim bir araştırma bulgusu da (internetteki bir haberden aynen aktarıyorum) şu:
“Louvre Müzesi yönetiminin isteğiyle tabloyu üç boyutlu renkli lazer taramasından geçirerek rapor hazırlayan Kanada Ulusal Araştırma Konseyi uzmanları, Mona Lisa’nın, o zamanlar genellikle hamile ya da yeni doğum yapmış kadınların kullandığı, çok ince ve saydam bir tülle boynundan aşağısını örttüğünü, kızılötesi yansıma tekniğini de kullanan araştırmacılar, saçlarının serbest bırakılmamış olduğunu ve başın arkasında topuz yapılarak toplanmış olduğunu fark etti. Da Vinci’nin tablosunda ayrıca hiçbir fırça izi de belirlenemedi. Tabloda çok ince ve yekpare boya tabakası bulunduğu anlaşıldı. Eserde hiçbir parmak izi de tespit edilemedi; oysa bazı uzmanlar, sanatçının tabloyu parmaklarını kullanarak yaptığına inanıyordu.”
Buna ek olarak belirtmeliyim ki Leonardo’nun bu eserinde figürün arkasında uzanan manzaranın gittikçe soluklaşması, buğulu bir ton alması, üstadın bir buluşudur. Böylece o zamana kadar yalnızca çizgi perspektifiyle sağlanan derinlik, Leonardo’nun “sfumato” diye tanımladığı bu yeni buluşla, diğer eserlerine de daha inandırıcı bir boyut kazandırmış olup sanat camiasında bir ilke imza atmıştır.
1911’de müzede kaybolan Mona Lisa tablosu, 1913’te bulunmuştur. Bundan sonra daha dikkatli korunan tablo, Louvre Müzesi’nin ikonu haline gelmiştir. Hatta Mona Lisa günümüzdeki popülerliğini Dan Brown’un “Da Vinci Şifresi” adlı romanı ile daha da arttırmıştır. Kitap, Vatikan tarafından her ne kadar yasaklansa da (birtakım dinsel, bilimsel ve sembolik şifreler içerdiği ve beraberinde birçok kehaneti getirdiği için) dünya çapında en az 45 milyon satmayı başarmıştır. Sonuç olarak, Mona Lisa, Louvre Müzesi’nden gizemliliğini ve efsanesini korumaya devam etmektedir.
Son akşam yemeği, Hz. İsa’nın yakalanmadan önce havarileriyle yediği son yemek olarak Yuhanna’da geçmektedir ve dönemin birçok sanatçısı bu konuyu eserlerinde incelemiştir; ama en önemlisi Leonardo Da Vinci’nin son akşam yemeğidir. Leonardo Da Vinci’nin “Mona Lisa”dan sonraki en ünlü eseri olan “Son Yemek ya da Son Akşam Yemeği” (İngilizce: The Last Supper; İtalyanca: L’Ultima Cena), 15. yüzyılda (tahmini 1495–1498 yılları arası), Duke Lodovico Sforza’nın isteği üzerine Milano yakınlarındaki Santa Maria Dele Grazie’nin duvarına yapılan fresktir. “Altın Oran”ın başarıyla kullanıldığı bu freskte Hz. İsa, son akşam yemeğinde havarilerine, içlerinden birinin ona ihanet edeciğini açıklamıştır ve bu açıklama sonrası havariler arasındaki korku ve şaşkınlık yansıtılmıştır. Leonardo’nun kullandığı malzemeden dolayı hassas bir çalışma olan bu fresk, o hayattayken tahrip olmaya başlamıştır ve günümüze kadar da onarılmıştır; ama yanlış müdahaleler de eserin bozulmasını hızlandırmıştır. Bu kadarla anlatılmaması geren bu şaheser de, “Mona Lisa”dan farksız değildir rivayetler konusunda. Sonuç olarak bu iki şaheser hakkında daha çok açıklama yapmak isterdim; ama bu işin uzmanı olanlara haksızlık etmek istemem doğrusu. Bu tarz konular gerçekten hassastır, her ne kadar üzerinde durulmak istenmese de… İşte bu sebeple, konumum dolayısıyla, bu “basit” yorumu bu kadarla sınırlamak istedim. Umarım tatmin edici olmuştur…
(Devam edecek)
Yazının birinci bölümüne buradan, üçüncü ve son bölümüne ise şuradan ulaşabilirsiniz.
Yazan: Melike Karagül
Berkant Bulut’un Kara Kalem Çalışmalarından Seçmeler
Henüz 12 yaşındaki Ressam Berkant Bulut’un Zonguldak’ta Dünya Çocuk Hakları Günü çerçevesinde açtığı ilk kişisel sergisinden bazı çalışmaları bulacaksınız aşağıda. Bu resimler Berkant Bulut’un kara kalem çalışmalarından oluşuyor. Bazı detaylarda ağzım açık kaldı açıkçası. Sergide çekilmiş birkaç fotoğrafta Ressam Berkant Bulut’u görmekteyiz:



Aşağıdaki metinde ise kendinden bahsetmiş Berkant.
Buradan öğrendiğimize göre Berkant, genelde sanatı, özelde ise resim sanatını nasıl alımladığını şöyle ifade ediyor:
“Benim için Sanat ve Resim içimdeki yaşamın kıyısından geçen çılgın ırmak gibidir; engel tanımayan sorgusuz akıntılardır. Bu ırmaktan beslenip yaşamak yöntemlerini keşfetmek gerekir. Desen ve portre çalışmalarımı yansıtma gayretleriyle anlatabildiysem, sizlerle paylaşabildiysem ne mutlu bana…”
Evet, bu zeki ve üretken ressamın çalışmaları aşağıda sizleri bekliyor. İyi seyirler
Yazan: sinefil78 (Hakan Bilge)
hakan@sanatlog.com
1970′li Yılların Çok Az Bilinen Korku Filmlerinden Bazıları
Aralık 17, 2008 by Editör
Filed under Kült Filmler, Manşet, Occult ve İstismar Sineması, Sanat, Sinema
70′li ve 80′li yıllar korku sinemasının altın çağı olarak kabul edilir. Gerçekten de sinema tarihinin en nitelikli ve kaliteli korku filmleri bu yıllarda çevrilmiştir. Bu filmlerden bazıları çok ses getirmiş, ve hemen her sinemaseverin bildiği klasik filmlere dönüşmüşlerdir:
The Shining (Stanley Kubrick)
Halloween, The Fog, The Thing (John Carpenter)
Suspiria (Dario Argento)
The Texas Chainsaw Massacre (Tobe Hooper)
Carrie (Brian de Palma)
The Exorcist (William Friedkin)
Alien (Ridley Scott)
Poltergeist (Tobe Hooper)
The Omen (Richard Donner)
Evet, bunlar akla ilk gelen filmlerdendir. Ancak benim bu yazıda kısaca bahsetmek istediğim, yine bu dönemde çekilmiş ancak hemen hemen hiç bilinmemesine karşın son derece ilgi çekici, önemli ve düzeyli birkaç korku filmi.
1- The Sentinel – Michael Winner (1977, Gözcü)
İngiliz yönetmen Michael Winner ilerleyen yaşı nedeniyle uzun bir süredir film çekmiyor. Winner’ın en bilinen filmleri başrolünde Charles Bronson’ın oynadığı Death Wish serisi. Michael Winner genellikle aksiyon ve serüven filmlerinde çalışmış ve filmlerinin büyük çoğunluğu ticari yanı ağır basmış bir sinemacı. Oyalama sinemasının düzeyli örnekleriyle tanınıyor geniş kitlelerce. Ancak Winner’ın 1976′da çektiği ve ne yazık ki çok az bilinen ve kendi türünde çok önemli bir korku filmi var: The Sentinel (Gözcü). Bu film ilk bakışta oyuncu kadrosuyla dikkati çekiyor: Chris Sarandon ve Burgess Meredith’in yanında Ava Gardner, Christopher Walken ve Jeff Goldblum, Beverly D’Angelo gibi isimler kısa rolleriyle de olsa bu filmde göz dolduruyorlar. Filmin konusundan bahsetmek istemiyorum ancak çok özgün ve sıradışı bir hikayesi var filmin. Winner’ın bildiğim kadarıyla korku türündeki tek filmi bu ancak Gözcü, atmosfer yaratımı ve tedirginlik uyandırma konusunda o kadar başarılı ki fantastik sinema alanında bir mücevher gibi parlıyor. Bu filmde kullanılan bazı sahneler aradan otuz iki yıl geçmesine karşın hemen hemen hiçbir korku filminde görülmeyecek kadar sarsıcı ve vurucu. Bu tarz filmleri seviyorsanız kaçırmamanız gereken ve ne yapıp edip dvd’sini bir yerlerden bulmanız gereken bir başyapıt.
2- The Legacy – Richard Marquand (1978, Miras)
Uzun bir süre önce aramızdan ayrılan Fransız yönetmen Richard Marquand herhalde en çok Star Wars dizisinin üçüncü bölümü Return of the Jedi (Jedi’nin Dönüşü) ile sinemaseverlerin hafızalarında yer etmiştir. Marquand çeşitli türlerde çalışmış bir sinemacıydı. Yönetmenin 1979 yapımı The Legacy (Miras) isimli korku filmiyse geniş kitlelere hiç ulaşamamasına karşın önemli bir korku filmi. Başrollerini günümüzde de film çevirmeyi sürdüren Sam Elliott ve Katharine Ross’un (En son Michael D. Sellers’ın Eye of Dolphin’inde karşımıza çıktı.) paylaştığı Miras, korku filmi antolojilerine geçecek bazı bölümler içeriyor. Filmin konusundan yine bahsetmiyorum ama son derece ilginç olduğuna emin olabilirsiniz. Çok kanlı ve vahşi bölümleri olmasına karşın günümüzün kanın oluk gibi aktığı istismar edici korku filmlerinin yanında çok masum bir film bu. Oyuncuların düzeyi, mekan kullanımı, müzik ve görüntü gibi öğelerin yerli yerinde işlendiği gömülü bir hazine bu film. Her ne kadar bazı sahneler biraz absürdse de sinemaseverlerin mutlaka seyretmesi gereken bir kült film.
3- The Medusa Touch – Jack Gold (1978, Medusa’nın Teması)
1978 yılından kalma yine bu çok az bilinen fantastik film ilk bakışta vurucu oyuncu kadrosu ile dikkati çekiyor: Richard Burton, Lino Ventura ve Lee Remick gibi her üçü de artık aramızda olmayan karakter oyuncuları filme daha en baştan bir çekicilik kazandırıyor. Ülkemizde yıllar evvel Medusa ismiyle gösterilen bu film yer yer polisiye, yer yer de bilimkurgu öğeleri içeren bir gerilim filmi. Her ne kadar çok özgün bir öyküsü olmasa da film sizi oldukça heyecanlandırıyor ve sürükleyici temposu sayesinde kendisini ilgiyle seyrettiriyor. Gerçi senaryosunda bazı boşluklar var ama anlatım dili ve konunun işleniş tarzı seyirciyi etkiliyor. Özellikle finaldeki dev katedralin yıkımını gösteren sahneler gerilimi doruğa çıkarıyor. Filmin hikayesinden bahsetmiyorum, ama hayli merak uyandırıcı olduğuna emin olabilirsiniz. Özellikle müzik kullanımı ve Fransız oyuncu Lino Ventura ile Lee Remick arasında geçen bölümler hayli usta işi -müziğe özellikle dikkat-. Adı sanı pek duyulmamış bir İngiliz yönetmen olan Jack Gold’un imzasını taşıyan The Medusa Touch keyifli bir fantastik sinema örneği.
4- The Stepford Wives – Bryan Forbes (1975, Stepford Kadınları)
Roman Polanski’nin ünlü Rosemary’s Baby (Rosemary’nin Bebeği) filminin romanını da kaleme alan Ira Levin’in kitabından uyarlanan bu usta işi korku filminin başrolünde Katharine Ross var. Bu filmin birkaç sene önce başrolünde Nicole Kidman’ın yer aldığı Frank Oz imzalı sıradan ve kalitesiz bir komedi versiyonu da çekilmişti. Stepford Kadınları tıpkı Rosemary’nin bebeğinde olduğu gibi gerilim yaratmak için dış öğelerden yararlanmayan, tamamen öykünün kendi içsel gelişimini öne çıkaran ve bu sayede günümüzün bol efektli ve tiksindirici kan banyosu korku filmlerinin aksine atmosfer oluşturmak için tamamen psikolojik öğelerden yararlanan ve bu sayede efektli korku filmlerinden çok daha fazla korkutan bir film. Özellikle filmin son yirmi-yirmi beş dakikasını oluşturan final bölümü kesinlikle korku filmi antolojilerine girmeye hak kazanıyor. Usul usul gelişen film finalde tüyler ürperten ve dehşete düşüren bir filme dönüşüyor -filmin finali gerçekten çok korkutucu-. Bundan otuz üç sene evvel çekilmiş bu korku klasiği izleyiciyi korkutmak ve germek için illa da kan banyosu, sadizm ve vahşete ihtiyaç olmadığını, içsel bir anlatımla, seyredenlerin çok daha vurucu ve sarsıcı biçimde korkutulabileceği konusunda da bir sinema dersi veriyor.
5- The Haunting of Julia / Full Circle – Richard Loncraine (1977, Julia’nın Avı)
Bazı kitapları dilimize de çevrilmiş olan korku romanları yazarı Peter Straub’un romanından uyarlanan bu önemli korku filminin başrolünde usta oyuncu Mia Farrow var. The Haunting of Julia ticari sinemalarda gösterilmemiş, yanlızca kısa bir süre betamax videokasetlerin olduğu dönemde ortalarda gözükmüştü. Richard Loncraine adlı adı fazla duyulmamış bir yönetmenin imzasını taşıyan bu ürpertici film, Mia Farrow’un usta işi oyunu yanında, son derece özenli oluşturulmuş atmosferi, çok kaliteli görüntü ve müzik çalışması ve yine dış öğelerden çok öykünün içsel gelişiminden sağlanan gerilim duygusu ile türünde bir başyapıt niteliği kazanıyor. Filmin finali son derece kasvetli ve iç karartıcı, adeta bir trajedi duygusu uyandırıyor izleyicinin içinde.
Bahsedilen son iki filmden de anlaşılabilir ki kaliteli bir korku filmi çekmek için mutlaka özel efektlere ve şiddet göstermeye ihtiyaç yok. Ruhbilimsel öğeler ve derinliğine işlenmiş kişiliklerle korku duygusunu çok daha yüklü biçimde hissedebiliyor seyirci.
Yazan: Ömer Ziya Özkam


























































